Yaklaşık 5 yıldır Alarko Grubu’nun Hillsider dergisinde yazılarımı ve fotoğraflarımı paylaşıyorum.

Bu bölümde de geçmiş sayılarda yazdığım konulara yer veriyorum.

Zaman içinde diğer sayılara yazdıklarımı da ekliyor olacağım.

Zevkli okumalar…

Rezonans

Bu derin ve gizemli konuya sözlük anlamı ile başlayarak biraz da olsa kolaylaştırmak istiyorum.

Rezonans; birbiri ile aynı ya da çok benzer frekanslarda titreşime sahip olan olguların (kişi, olay, materyal, doğa, spiritüellik kısaca varolan herşeyin) fizik kanunları çerçevesinde birbirleri ile yakın ilişkide olmaları.

Olup biten gizemli olayların, metaforların ve sembollerin hemen her birinin bilimsel açıklaması var.

Yoga yapanlar bilirler ki amaç sadece esnek bir vücuda sahip olmak değil, belirli bir rezonans yaratıp bunu devam ettirmektir. Başka bir değişle belirli frekanslarda titreşimler yaratıp benzer titreşimi çekerek yaşamı yönlendirebilmek.

Kulağa çok hoş geliyor değil mi?

Hayatı olmasını istediğimiz gibi yönetmek, rezonans kanununa uygun olarak yaratmak çok zor olmasa da belirli bir disiplin, yaşam şekli ve çalışma gerektiriyor.

Tıpkı bir radyo gibi; alıcı ve verici olmak. Hangi kanalı dinlemek istiyorsanız o kanala gelip o kanalın gönderdiği sinyale karşılık gelen sinyalleri almak.

Bu durumda ne istediğimizi, hayatta neyi kendimize çekmek istediğimizi çok iyi tanımlamamız gerekiyor. Tüm yönleriyle inceleyip, hazmedip o istediğimiz şey olmamız gerekiyor. Daha gerçekleşmeden istediğimiz olayı hali hazırda yaşıyormuş gibi yapmalıyız ki istediğimiz ile aynı frekansa gelelim.

Bilinç ve bilinçaltı başlı başına başka bir yazının konusu o yüzden burada bu konuya girmeyeceğim ancak zihnin gücünü hepimiz biliyoruz. Özellikle de bilinçaltının gücünü. Bilinçaltına giden yol da bilinçden geçiyor.

Diğelim ki mutlu olmak istiyorsunuz, (görece basit ama zor bir örnek olsun) o halde şu an mutluluk titreşimleri yaymaya başlamalısınız. Nasıl mı? En sevdiğiniz şeyleri yaparak. En sevdiğiniz yemeği yerken hissettiklerinizi yüzeye çıkararak, en sevdiğiniz tatil mekanında havayı içinize çektiğinizi hatırlayarak, ilk aşkınızın hissettirdiklerini hayal ederek, ya da hayal gücünüz daha da iyiyse ilerde olacak şeyin size hissettireceklerini tahayyül ederek.

Bilincinizi, düşüncelerinizi aktif olarak kullanıp, istediğiniz şeyi şuan yaşıyormuş gibi yaptığınızda bilinçaltı da buna inanır ve bununla ilgili titreşimleri yaymaya başlar. Yani istediğiniz şey olursunuz, titreşim boyutunda. Sonra da iş bu titreşimi istediğiniz şeyi size çekene kadar belirli bir seviyede tutmaya kalır.

Bir süre bunu yaptığınızda titreşim frekansınızın belirli ölçüde değiştiğini fark edeceksiniz. Daha mutlu, keyifli ve heyecanlı olduğunuzu hissedeceksiniz.

İşte mutluluk frekansını yakaladınız. Şimdi siz mutluluksunuz. Çünkü mutluluk da tutunacak bir beden arar. Kendi başına bir olgu değildir. Mutluluk “siz” iken diğer tüm mutluluklar size akar. Mıknatıs gibi çekilir. Bu frekansı ne kadar uzun tutarsanız size akış da bir o kadar farklı alanlardan gelmeye başlar. Çok eski dostlarınız sizi arar, hiç tanımadığınız insanlar size gülümser, bir anda kendinizi çok popüler hissedersiniz.

Çünkü herkes mutlu olmak ister, mutlu olmak için de mutlu olan insanlarla olmak ister.

Sanırım artık konunun biraz daha derinine inebiliriz.

Yanlızca istediğiniz ya da olmak istediğiniz ile aynı frekansta (tıpatıp aynı ya da oldukça benzer) titreşimler yaydığınızda kanun çalışmaya başlar.

Rezonans sırasında suptil bir enerji oluşur, gönderici ve gönderen arasında. Gelen enerji beraberinde kaynağının belirli özelliklerini de getirir (fiziki oluşumlar, enerji, hisler, bilgi, fikir vb.).

Esoterik spiritüel gelenekler gibi modern bilim de maddenin, statik, pasif değil, sürekli bir hareket içinde olduğunu söyler. Bu hareketin ritmleri atom, nükleer ve moleküeler yapılar tarafından belirlenir. Dolayısıyla hem bilim hem de spiritüel gelenekler evrenin dinamik ve sürekli bir hareket halinde olduğunu konusunda hem fikirler. Aynı şekilde doğa da statik değil dinamik bir denge içersindedir.

Taoistlerin bir değişi bu konuyu özetliyor; “Sessizlik içinde sessizlik gerçek sessizlik değildir. Herne zaman ki hareket içinde sakinlik olur, işte o zaman titreşim gökyüzünü deler ve dünya oluşur”.

Herşey titreşimden ibarettir. Atom sürekli titreşim halindedir, ve etrafımızdaki kendimiz dahil herşey atomlardan oluşur.

Tüm evren ve galaksiler bu küçük atomlardan oluşur. Ortak noktaları ise hareket halinde olmalarıdır. Herşeyin neden hareket halinde olduğunu modern bilim açıklayamıyor. Ancak nasıl hareket ettikleri hakkında Kuantum Fiziği çerçevesinde açıklamalar mevcut. Kuantum Fiziği dört ana gücün olduğunu (bunların hepsini kapsayan bir de beşinci gücün var olabileceği hipotezi de mevcut) açıklar.

Bu teori aslında doğu bilimi tarafından 5 prensip olarak; toprak, su, ateş, hava ve eter olarak açıklanmıştı, yıllar evvel. Fizik kanunlarına göre evrendeki bu güçler; zayıf-güçlü (atomları birlikte tutan), yerçekimi gücü (büyük maddelerin hareketi) ve elektromagnetik güç (ışık gibi). Tüm bu güçler dalgalar halinde hareket ederler.

Dolayısıyla dalgalar evrenin hareketini temsil ederler.

Hernekadar karışık olduğunu düşünmüş olsak da göründüğü gibi aslında çok basit bir kanun.

Şimdi tekrar 5m’lik yörüngemize dönelim ki tüm bunlar bize elle tutulur olarak geri dönsün.

Ne istiyorsak o olmalıyız demiştim. Peki nasıl olucaz? Azim ve motivasyonu güçlü olanlar kendi başlarına biraz da plesibo efektini kullanarak eminim yol kat edebilirler, ancak ben biraz daha sağlam, kalıcı ve sonuçları büyüleyici bir teknik önermek istiyorum; Yoga.

Yoga ve rezonans temelden ilintililer. Asana (pozisyon), pranayama (nefes tekniği) ve meditasyon yaparak belirli kozmik enerjiler ile rezonans haline geçebiliriz.

Yoga bize yanlızca kendimizi tanıma yönünde yardım etmiyor, eksik olduğunu hissettiğimiz yönlerimizi geliştirmemize de aracı oluyor. Bu şekilde bir bütün olabiliyoruz.

Yoga nasıl işliyor, bilimsel olarak biraz da bunu inceleyelim. İlk öğrenilen her teknikte olduğu gibi burada da bir öğretmene ihtiyaç var, en azından ilk başlarda. Bunun nedenini biraz tahmin ediyorsunuzdur artık sanırım.

Yoga hocası (tabi doğru olanı), üzerinde hali hazırda evren ile rezone ettiği olguları zaten barıdırır. Size düşen de hocanız ile olup onun rezonansından faydalanmaktır. Kendi başınıza olup kozmik enerji titreşimlerini çekmeniz elbet mümkün ama bu biraz doğal kaynağına yakın bir yerden elinizle su içmek ile şişeden su içmek arasındaki fark gibi.

Belirli bir yoga pozisyonunu uyguladığınızda ilgili pozisyon ile rezone eden titreşimi yoga hocası tıpkı bir köprü gibi size iletilir. Kendi mikrokozmosu ile uyguladığı yoga asanasının titreşimine uygun olan makrokozmik titreşimi eşleştirir, rezone eder.

Siz meditatif halde iken bu rezonans, enerji, kozmik kaynaktan sizin mikrokozmosunuza akar. Yoga pozisyonu ne kadar meditatif ve efor sarfetmeden, zihinsel konsantrasyon ile uygulanırsa, ilgili enerji de o kadar çok akacaktır.

İşte bu yüzden ileri seviye yogiler bir pozisyonu saatlerce uygularlar.

Rezonans kanunu ışığında fikirler, duygular, enerjiler birbiri ile aynı titreşimde olduklarından uzakta olsalar da birbirlerini çekerler.

Özetlemek gerekirse iç dünyamızda yaşadıklarımız, hisler, düşünceler, duygular belirli titreşimler oluştururlar ve etrafımıza bu titreşime benzer olayları ve kişileri çekeriz. Uygun değillerse de çekmeyiz.

Birşeyin olmasını istiyorsak önce istediğimiz şey olmalıyız, sonuçta yaşam biz varsak var, yoksak yok…


Castelhorizon - Meis

Kastelorizo, Castelorizon, Meğisti, Meis … ne isim verirseniz verin, ıssız ve büyülü bir “ghosts town” gerçeğini değiştiremezsiniz bu adada. Belki de bu yüzden bu adların hiçbiri uymuyor ona. İsimsiz bir ada bu. Hiçbir kelime tanımlamaya yetmiyor. Yaşananlar satır satır şiirlerle ve notalarla anlatılabilir belki.

Teknem ağır ağır adaya yaklaşırken, tepedeki iki asker, meraklı ve şüpheli gözlerle bizi süzüyorlar. İskeleye doğru geldiğimizde adanın gizemlerine doğru bir yolculuk da başlamış oluyor. Kimse yok, sokaklarda, evlerde. Sandalyeler, banklar boş. Herkes nereye gitmiş olabilir? Oysa yarısı yıkık, yarısı yeni onlarca ev var.

Ana koyun etrafında ağır adımlarla yürüyorum. Adeta hiç ayak izi görmemiş, kireç boyalı beyaz basamaklarına ayak uçlarımla basıyorum. Herhalde Mediterraneo filminde olduğu gibi tüm kasaba beyaz bir perdenin arkasında beliriverecek.

Adanın birbirinden güzel manzaralı evlerinin, bahçelerinin arasından geçiyorum. Bahçelerde oturuyorum, hamaklara uzanıyorum. Kayalıkların aşağısında Akdeniz, dalgalar sessiz sessiz iştirak ediyorlar bu sükunete. Kiliseleri terk edilmiş gibi. Ama bir yaşanmışlık hissi de hakim.

Kediler ikindi uykularına hazırlanırken, ben de yarı uyur yarı uyanık aşağıdaki kayalara nazikçe vuran dalgaların eşliğinde David Gilmour’u dinliyorum. On an Island albümünü bu adadan esinlenerek yapmış. Ne isabetli bir esinlenme.

İlk şarkı giriyor, uzaklardan süzülerek; “Castellorizon”, 3 dakika 54 saniyelik bir uvertür… sükunete o kadar yakışıyor ki sanki biri olmazsa diğeri de olmayacak. Sükuneti utandıran varlığıyla Gilmour’un solosu ağaç dallarından süzülerek geliyor bahçeye. Castellorizon burası işte, varlığının yeniden tanımlanmış haliyle. Sonra, hülyalı “On an Island” giriyor;

Remember that night, white stairs in the moonlight

They walked here too, through empty playground, this ghosts town

Children again on rusty swings getting higher

Sharing a dream on an island it felt right

We lay side by side between the moon and the tide

Mapping the stars for awhile

Let the night surround you

We’re halfway to the stars

Ebb and flow, let it go

Feel the warmth beside you

Remember that night, the warmth and the laughter

Candles burn though the church was deserted

At dawn we went down through empty streets to the harbor

Dreamers may leave but they’re here everafter

Let the night surround you

We’re halfway to the stars

Ebb and flow, let it go

Feel the warmth beside you

Neredeyse omuzlarınızda güneşi, ayaklarınızda da kumu hissettiniz değil mi?

İkindi kestirmesinden sonra adanın diğer tarafına iniyorum. Meditterraneo’daki askerlerin adaya ilk ayak bastıkları koya.

Deniz maviliğini cömertçe sunuyor. Gidecek hiçbir yer, yapacak hiçbir şey yok. Burası, an bu an. Rüzgarsa yanlızca rüzgar, yüzüme üfleyip geçen, kulaklarımda uğultusu duyulan. Şu an yanlızca rüzgar var, başka bişi yok. Ben yok, benim yok. Zaman yok, kavramsallıkta. Dışarda yüzüme değen rüzgar var, içerdeyse nefesin rüzgarı. Geriye bir şey kalmadı. “Bliss” dedikleri bu olsa gerek.

Gökyüzü, günü bitirmekte olan güneş, birazdan daha belirgin olacak venüs ve planktonlar… Şuradaki zeytin ağacının altı sıradaki “The Blue”yu dinlemek için uygun. Yanlızca Gilmour’u değil, arkada Wright’ı, piyanoda Gilmour’un eşini duyuyorum. Yanlızlık paylaşılıyor, bozulmadan, müziğin efsaneleşmesine şahit olunurken. Müzik kelimelerin anlatamadıklarını anlatırken, müzik doğaya en yakın olabileceğimiz anları tanımlarken.

Shameless Sea

Aimlessly so blue

Midnight moon shines for you

Still marooned

Silence drifting through

Nowhere to choose

Just blue

Ceaselessly

Star-crossed you and me

Save our souls

We’ll be forever blue

Waves roll

Lift us in blue

Drift us

Seep right through

Color us blue

Wait for me

Shameless you the Sea

Soon the blue

So soon

Soon the Blue

So soon

“The Blue”yu dinliyorum, kalp atışlarımı, nefes alıp verişimi… Başka ne var ki daha gerçek? Nefes kadar gerçek ve kontrolümüz dışında ve bir o kadar da mutlak bağlılığımız olan.  Nefes, içsel derinlere giden köprü. Nefes kadar önemli ne var ki? Kavramsal önemi değil, yaşamsal önemi de değil bahsettiğim. Bir araç nefes, bizi bilinçaltının derinlerine götürebilecek. Nefesinizi izleyip, kontol etmeden, olduğu gibi takip ettiğinizde size anlatacağı ne kadar da çok şeyi olduğunu görürsünüz. Yakından dinleyin, içsel bir sûkûnetle, tam bir sessizlikle dinleyin. Siz dinlemeye başladığınızda o da sırlarını vermeye başlar. Siz kendi sırlarınızı dinlerken, yakındaki bir dala konan anne kuşun yavrularına nasıl da sabırla melodisini öğrettiğini fark edeceksiniz. Ha, bu nefesin size verdiği sırlardan biri değil, daha ziyade bir yan etki. Dikkatinizi, konsantrasyonunuzu topladığınızda etrafta olan bitenler, sesler, renkler, kokular, tatlar, hisler bıçak gibi keskinleşir. Burada “Take a Breath” giriyor. Gitarın haykırarak anlattıkları, çellonun kendine haslığı ve asilliği, davulun azmi ve basın kararlılığı… Mükemmel uyum…

Tekrar dengeyi bulmak için, yaralara merhem sürercesine, gitarı kıskandırırcasına bir saksofon solo girişi yapıyor Gilmour. Gecenin sessizliğinde battaniye gibi üzerime örtüyorum “Red Sky at Night”ı.

Zeytin’in yapraklarının hışırtısına uyanıyorum. Ay batıyor, planktonları yakalamak için kendimi ışıltılı, perili sulara bırakıyorum. Şimdi yanlızca deniz var, denizin suyu var tenime değen, hissettiğim. Deniz ve yanlızca deniz var, ben alıp başını gitti şu an. Şu ana eşlik eden yanlızca “This Heaven”. Ağır adımlarla ilerleyen bas ve davul ve biraz da blues…

Belli ki adanın bu kısmına pek ihtiyaç duymuyor kimse, kuşlar ve keçiler hariç. Güneş denizin ardındaki tepelerden doğarken, ilk ışıklarını denize ve benim gibi uyumayanların üzerine yayarken, “Then I Close My Eyes” hafif hafif tesir ediyor. Derinden, usulca süzülen kornet, denizin üzerindeki güneşe dokunuyor.

Kahvaltı için iskele tarafına gidiyorum. Yaşlı bir amca Türk olduğumu duyunca tüm içtenliğiyle adamıza hoş geldiniz diyor Türkçe. İngilizce bilmiyor, ben de Yunanca bilmiyorum ama neyse ki İtalyanca biliyor. Adalı birini, hem de böyle keyifli birini görmek, adanın tılsımına beni daha da inandırıyor.

Tipik bir Akdeniz kıyı restoranına oturuyorum. Restoran sahibine zeytin, peynir ve domates ısmarladıktan sonra, karşı kıyıyı ve tepeleri seyre dalıyorum. Adanın tüm sakinleri bu kadar olsa gerek; 10 kişi, sezon dışında tabi. Tatlı bir ninni gibi “Smile” kahvaltı sırasında beni hem uzaklara götürüyor, hem de rüyadan rüyaya.

Dar sokaklar, küçük ahşap balkonlar, düşmek üzere olan panjurlar… Şehvetle gülümseyen, Akdeniz mavisi evlerle, yaşlı, kederli, görmüş geçirmiş emektar evler omuz omuza. Şımarık bugonvillerin altındaki banka oturuyorum, tekne birazdan beni alacak. Nereden başlıyoruz?

Where we start is where we end

We step out sweetly, nothing planned

Along by the river we feed bread to the swans

And then over the footbridge to the woods beyond

We walk ourselves weary, you and I

There´s just this moment

I light a campfire away from the path

We lie in the bluebells, a woodpecker laughs

Time passes slowly our hearts entwined

All of the dark times left behind

The day is done

The sun sinks low

We fold up the blanket, it´s time to go

We walk ourselves weary, arm in arm

Back through the twilight

Home again

We waltz in the moonlight and the embers glow

So much behind us

Still far to go

Gülenay Pema Antep

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s