Yemek yapmak, kendinle başbaşa kalmak, orada olup, renklerin, dokuların, aromaların farkına ve keyfine varmak…

İnsanlığın geleceği artık kendi ellerinde yatıyor. Pesimistik bir bakış açısıyla bakarsak geleceğimiz pek de parlak gözükmüyor. Kirlilik, küresel ısınma, nüfus artışı, toprak kaybı, ormanların yok olması ve fazla tüketimin götürdükleri…

Kendi geleceğimizi yaratmanın ilk adımı yaşadığımız doğal hayatı kucaklamak, sahiplenmek ve değerini bilmekten geçiyor. Doğaya nasıl daha kuvvetli bağlanabiliriz?

Hepimiz çalıştığımız şehirleri bırakıp da köylerdeki ıssız kulübelerimize mi yerleşeceğiz?

Birçok herkese çok gerçekçi gelmeyen çözüm olabilir. Velhasıl, bir de kolay ve sade bir yaklaşım var… Çevremizdeki doğayla iç içe hissedebilmemizin gerçekçi ve doğal yollarından biri, yemekle olan ilişkimiz…

Kaliteli, doğal yemekler seçmek doğal yaşama atılan ilk adım. Doğa toprağı zengin kılar ki; biz besin değeri yüksek yiyeceklerimizi yetiştirelim. Yemek kanımıza yakıt verir, kanımız da sinir sistemimize ve oradan da bilincimize.

En kolay ve aynı zamanda en derin kendini bilme, tanıma ve özgürlüğe giden yollardan biri de yemekten geçer.

Hepimiz hayatımızda zaman zaman her şeyin bir bütün olduğu ve bu bütünün bir parçası olduğumuz huzurlu, mutlu anlar yaşarız. Kimimiz için bu anlar daha uzun, kimimiz için çok kısa. Bazılarımız ise hiç farkında bile değil. Bu tür anlar kendimizle barışık, doğayla iç içe olduğumuz, iç huzura sahip olduğumuz zaman daha sık oluşur.

Bir güneş batımını seyretmek, sahilde yürümek, göl kenarında oturmak…

An’a dair anlar…

Bu tür anlar günlük yaşamda da meydana gelir. Mutluluk kıvılcımlarını hissettiğimiz anlar olur gündelik kaosun tam ortasında. İşte bu anlarda zihnimiz yeni fırsatlara açık demektir.

Bana göre yemek yapmak işte bu anlardan en kuvvetlisi ve kaosun ortasında kendimize ayırdığımız o müthiş zamanlardan biri.

« Ne yersek o’yuz » özdeyişindeki gerçekliği tartışmanın anlamı yok. Ama daha derinden anlamaya incelemeye çalışalım kanımıza karışanları. Ne yemeği seçiyoruz, nasıl yiyoruz, nasıl hazırlayıp pişiriyoruz? Bunların hepsi sağlığımız, yaşam enerjimiz, keyif durumumuz ve kendimizi nasıl hissettiğimizle doğrudan ilintili.

Yemek yapmanın ruhu ve yemekle olan ilişkimize durup bir bakalım.

Patatesleri yıkarken, yanlızca orda olup, anı yaşayıp aynı zamanda zihni de yıkıyor muyuz? Buna fırsat verebiliyor muyuz?

Yemek pişirirken yemek de bizi mi « pişiriyor » yoksa?

Peki başkalarıyla birlikte veya onlar için yemek yapmak, işte bu bambaşka bir tecrübe.

Pirinci seç, yıka, süz, havuçları temizle, kes, çorbayı karıştır… Aklınız 2 dakika başka yere giderse yemeğin tadı olması gerektiği gibi olmaz. Tam orada, o anda olmalısınız. Yemeğin durumunu an be an kokusundan anlamalısınız. Sebzelerin tek tek aromalarını vermesini, baharatlarla karışımın enfes ve mucizevi bazen doğaçlama kokularını, renk değişimlerini an be an gözlemlemelisiniz. Ellerinizle dokunmalı, gözlerinizle görmeli, teninizle ısıyı hissetmeli, kulağınızla duymalı, burnunuzla koklamalı ve dilinizle tatmalısınız. Beş duyunuz da çalışmalı, aynı odak noktasında.

Yemek insan ruhunun merkezindeki güç ve hafıza ile yakın ilişkide. Psikoterapi seanslarında bazı kişilerin yaşam güçlerini, çocukluklarında zevk alarak yedikleri yemeklere geri dönerek kazandıkları tespit edilmiş. Kişilerin depresyonlarından bu şekilde çıktıkları gözlenmiş.

Bilirsiniz kokular bizi hatıralarımıza, hele yemek kokuları o tatlı çocukluk anılarımıza taşır bizi. Yemek hafızayı besler bu da hayatı tecrübe ettiğimiz anları güçlü kılar.

Yemek aynı zamanda insanları bir araya getirir. Mistik bir şekilde duygusal bir yaşamın odak noktasıdır yemek yemek. Diyelim ki; bir sorun yaşıyorsunuz, bir arkadaşınızı arayıp « hadi bir yemeğe çıkalım » demez misiniz? Bu üzüntülü zamanlarda kalorilere mi, açlığınızı bastırmaya mı yoksa arkadaşınızla konuşmanızı yoğunlaştırmaya mı ihtiyacınız var?

Bazı dinler der ki; bazı yemekleri yediğinizde tanrı içinizde yaşamaya başlar. Eski Yunan halkı buna omofaji yani « tanrıyı yemek » diyordu. Hristiyanlar ekmek yiyip şarap içerler, mistik olarak, kutsal olarak bu yemeğin onların ruhlarını ilahileştireceğine inanırlar. Museviler, Sikhler ve İslam’da kutlamalar yemek ve ziyafetle olur. Yemeğin toplulukları birleştirmek ve beslemekte ne kadar etkili olduğu eski çağlardan beri bilinir.

Doğal yemeğin keyfine varmak yaşamımızın ayrılmaz bir parçası, gerçeği, ihtiyacı olmalı.

Rönesans zamanında yaşamış Marsilio Ficino; ruh, yemek ve arkadaşlık üzerine yazılar yazan, Epikür Felsefesi yanlısı bir rahipti. Ruhun derin zevklerini iyi kavramış ve şöyle demiştir : « Düşünce her zaman zevkle birlikte yürümeli, ve belki de biraz geriden » Yemek zevkinizi kaybederseniz ruhunu da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilirsiniz.

Yemek yerken yaptıklarımıza biraz bakalım. Örneğin açık büfeden bir parça kek almadan önce kimse izliyor mu diye bakarsınız ama haşlanmış sebze veya yoğurt alırken kimse hiç de umrunuzda olmaz. Demek ki; suçluluk duygusu yemek alışkanlığınıza işlemiş. Ve bu durum anti-zevk, anti-keyif ve anti-ruhdur.

Yemeğin ruhunu tehdit eden başka bir konu da paketlerin üzerindeki bilgiler. Bir kutu pirinç; 200 kalori, 3 gram yağ, %0 kolestrol, 640 miligram sodyum, 40 gram karbonhidrat ve 1 gram şeker… Bu bilgiler bir şeyler için faydalı olabilir ama yemek yemeyi materyalleştirip, obsesif bir şekilde sağlıklı olmayı desteklediği için yemeğin ruhunu öldürür. Bana göre bu tür paketler sinir bozucu ve nevrotik, yemek yapmaya ve yemeye başlamak için iyi değil. Oysa ki; paketin üzerinde yeşil prinç tarlaları ve o kültüre ait güzel fotoğraflar olabilirdi. Ve bu şekilde yemeğin sadece beden için değil zihin ve ruh için de olduğunu hatırlardık.

Ya farklı kültürlerin farklı yemek tatları, renkleri kokuları… Etnik çeşitlilik…Bir akşam İtalyan yemek isteriz diğer akşam Hint. Neden? Belki de bu şekilde o kültürlerle bir olduğumuzu hissettiğimizdendir. İstediğimiz an istediğimiz yerde olabiliriz bu şekilde.

Bir de konunun diğer yüzü var. Yemeğe çıkıyoruz ve niteliği nicelikle karıştırıyoruz. Yemeğin hissiyatına sahip değiliz ve yemeği tecrübe etmek yerine midemizi doldurup kalkıyoruz. Arkadaşlarımızla, ailemizle geçirdiğimiz zamanlarımızda yemek sayesinde paylaştığımız değerleri kaçırıyoruz, unutuyoruz, fark etmiyoruz. Hızlı, bilinçsiz, zevk almadan ve iyi sindiremeden gergin ve stresli yemek yiyoruz. Sonuç olarak da yediğimiz yemek bize yarar sağlayacağına zarar veriyor.

Aslında « ne yersen o’sun » un yanına « nasıl yersen öylesin » i de eklemek istiyorum. Çünkü kişinin nasıl yediği onun karakteri hakkında bilgi verir.

Yemek tarzı, ruhunu eleverir.

Gülenay Pema Antep

Çırağan Palace Kempinski Otel’e ve mutfak Şefi, Mohammed A.N. Kamleh’e (Arabic Sous Chef) ve ekibine verdikleri destekten dolayı teşekkür ederiz. 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s