moon575

Yarın saat 18:48’de bu yılın son dolunayını İkizler burcunda tecrübe edeceğiz.

Aslında bu satırları yazdığım anlardan birkaç gün evvelinden bu Süper Dolunay’ın etkisine girdik bile. Bu dolunayın süper dolunay olma özelliği dünyamıza yakınlığı ile ilgili. Aynı zamanda bu yıl içinde yaşadığımız süper dolunaylar içinden gezegenimize ayın en yakın olanı. Böyle bir yakınlık da etkilerini daha güçlü kılıyor elbet.

İçinde bulunduğumuz bir diğer gezegensel etki de Merkür gezegeninin gerilemeye tam olarak yarın başlayacağı. Merkür, İkizler burcunun yöneticisi ve geri gittiğinde bir çok kişinin panikle elektronik, tatil, iletişim konularına yaklaştığını görüyoruz. Ancak ben böyle bir şeyden bahsetmeyeceğim.

Sizlere bu satırları Samanlı Dağları’nda, sessiz meditasyon inzivasından yazıyorum. İnzivada katılımcı değilim, eğitmenim ve her ne kadar iç sessizliği sürdürsem de bu makale gibi kalbime ilham geldiği zaman yazıya dökülüyor bir şekilde.

Kasım Yeni Ay’ı akabinde olan gelişmeler yeni bir dönüşüm döngüsünü harekete geçirdi. Özellikle öz-keşif yolunda olanlar için derin açılımlar, yüzleşmeler ve şifalanmalarla kalbin katmanlarının aralandığı zamanlar.

Ne mutlu kendine doğru yürüyebilene, yolda azmedene, yedi kere düşüp sekiz kere kalkabilene, her düşüşten şükür edecek bir şey bularak çıkabilene, her zorluğu ders olarak görebilene, kalbine daha da yaklaşmaya adanmış olanlara… Bu satırlar sizin için.

İkizler burcu iletişim demek, bir çoğumuz artık genel astroloji bilgisine sahibiz. Genellikle iletişim denildiğinde karşımızdaki ile olandan bahsedilir. İkizler burcunun sembolünde ve adında iki kişi birbirine bakıyor ne de olsa.

İletişimin yaşamda ne kadar büyük bir rolü olduğunu biliyoruz. Bu makalenin esas konusuna girmeden evvel dışsal yani diğer kişilerle olan iletişime biraz da olsa değinmek istiyorum. Halihazırda iletişim gezegeni Merkür’de retro yaparken ben bir öneri getirmek istiyorum. Merkür retrosu dışsal iletişim kazaları, yanlış anlaşılma, yanlış anlatma, eksik bilgi aktarımı vb zorlayıcı etkiler demekse, bu zorluğun ardında bir açılım, imkan gizli.

İmkanı açıklamadan evvel iletişim konusunda 1960’lı yıllarda ortaya çıkan ve çok etkili ve barışçıl iletişimi destekleyen süreçleri empati ile yönetmeyi öğreten bir akımı bilenlere hatırlatmak bilmeyenlere de tanıtmak istiyorum. Dr. Marshall B. Rosenberg tarafından geliştirilen bu akımın adı Şiddetsiz İletişim.

Dr. Marshall B. Rosenberg derki; ‘bir çoğumuz doğuştan rekabet, talep, teşhis etmek üzere ‘doğru’ ve ‘yanlış’ çerçevesinde insanlarla iletişim kurarız. Karşımızdaki insan ‘bize ne yaptı’ odaklı olarak duygularımızı ifade ederiz. O anda ne istediğimizi ya da neye ihtiyacımız olduğunu ve bunları nasıl efektif olarak sağlıksız talepler, tehdit, baskı olmadan isteyebiliriz, anlamakta güçlük çekiyoruz’.

Şiddet içeren iletişim tanımını ise şöyle yapıyor: Eğer ‘şiddet’ ile kalp kırıcı, zarar verici iletişim kastediliyorsa; başkalarını yargılamak, zorbalık, ırksal önyargı, suçlama, parmakla gösterme, ayrım yapma, dinlemeden konuşmak, kendimizi ve başkalarını eleştirmek, adlar takmak, öfkeliyken tepki vermek, politik retorik kullanmak, savunmacı ya da ‘iyi/kötü’ ‘doğru/yanlış’ ayrımı yapmak gerçekten de ‘şiddet içeren iletişim’ manasına gelir.

Dr. Rosenberg’in ön gördüğü Şiddetsiz İletişim öğrenilebilecek değerler taşıyor. Bu değerleri kalıcı ve samimi yapabilmek ise dürüstlükle kendi karanlıklarımızı kabul edip, suçlama oyununa, iç sabotajcıya yenilmeden arınma yolundan geçiyor. Bunun ile ilgili bir çok makale paylaşıyorum, biliyorsunuz.

Kişinin öz-keşif yolunda kendini aydınlık ve karanlığı ile, ayırım yapmadan kabul edebilmesi belirli bir seviye olgunluk gerektiriyor bu da aşikar. Ancak olgunluk da geliştirilebilir. Yani, evet Şiddetsiz İletişim’i kalıcı bir yaşam şekli haline getirmek mümkün. Ve yolda ilerlerken neden Şiddetsiz İletişim prensiplerini yakamıza takıp, kullanmayalım. Anadolu kültürü ya da esasen her otantik ve doğa ile barışık kültürün özündeki değerler bunlar. Sorun onları unutup, bozulmuş olanlarını geçici egosal tatminler uğruna yaşatıyor oluşumuz.

Bu dolunayda ben çok önemli başka bir iletişime dikkat çekmek ve bu konuda farkındalık yaratmak istiyorum:

Öz-iletişim.

İçsel iletişimin temelinde ise içsel sessizlik var. İçsel sessizliğe gelmek o kadar da kolay değil, tecrübeden konuşuyorum. Bu uğurda yıllarımı verdiğimi övünmek için değil, sessizliğe ulaşmanın çok kolay olmadığını, yoğun emek ve zaman gerektirdiğini belirtmek için yazıyorum. Ancak iç-sessizlik mümkün ve eminim bu satırları okurken iç-sessizlik yaşadığı anları hatırlayanlar vardır.

Hali hazırda sessiz meditasyon inzivasındayken öz-iletişimin tam içindeyiz. Bu inzivalara katılımcı olarak ilk kez 2000 yılında Hindistan’ın kuzeyinde Tibetli halkın sürgündeki başkenti McLeod Ganj’da katılmıştım. Öz-iletişim ile ciddi ve metodolojik olarak ilk karşılaşmam diyebiliriz. Varoluşsal bakış açısı ile bir ilk değil ancak bilişsel baktığımızda, ilk diyebiliriz.

Diyeceksiniz ki içindeki sessizliği bulmak için binlerce kilometre uzağa mı gitmen gerekti 🙂 evet gerekti. Ama bu herkes için böyle olacak manasına gelmiyor elbet. Hiç bir yere gitmeden, hiç bir şey yapmadan iç sessizlik tecrübesi mümkün. Osho’nun bir makalesini çevirmiştim; tekniğe hiç ihtiyacın olmadığını anlatan. Ama aynı zamanda tekniğe ihtiyacın olmayana kadar ona ihtiyacın var çünkü düşünen bir makinesin. Geçmişteki olaylardan referans alarak duygusal ya da donuk (bastırılmış duygu) tepkiler veren, etki-tepki makinesi. İş böyle olunca tekniğe ihtiyaç kalmayana kadar ihtiyacımız var manası doğuyor.

İçsel sessizlik ile buluşmanın yolu ise ilk adım olarak dış sesi mümkün olduğunca elimine etmekten geçiyor. Dış gürültüyü demek daha doğru olacak. İnzivalarda bu ortamı yaratıyoruz. Tabi bunu yaparken dışarıyı kontrol etmeye çalışmaktan ziyade yogada pratyahara olarak adlandırdığımız beş duyu üzerindeki hakimiyetten bahsediyoruz. Tekniklerin detayları ile sizi meşgul etmek istemem. Her zaman sadelik kazanır, öyle olsun yine.

Kendimize bu süper dolunayda sessiz bir ortam yaratalım. Ayı görebilirseniz ne harika. Dolunaya bakarak, onun şarkısını dinler gibi kendinizle içinizden iletişime girebilirsiniz.

Yalnız, kendi kendine konuşmaktan bahsetmiyorum.

Öz-iletişim ile kast ettiğim, duygularınla bağlantı kurman. Duyguların aracılığıyla ulaşılan hisler alemine kapıları açmak.

Duygularını yaşatıp, kucaklayıp bir müddet onunla kalabilecek bir alan yaratmak.

Bu alanda açığa çıkacaklar mucizevi açılımlara gebe olabilir.

Dolunay bizi destekliyor, zihnin sürekli ve dürtüsel düşünme halinden bir nebze olsun sıyrılıp, duyguların akışına izin vermek.

Duyguları buyur etmek, kabul etmek.

Değiştirmeye çalışmadan.

Eleştirmeden.

Yönetmeden, kontrol emeden.

Limitlemeden.

Her ne duygu varsa, akmasına izin vererek.

Duygunun ruhundaki nakışını örmesinin seyrine dalarak.

Ve evet öz-iletişimi yaratarak.

Sevgilerimle,

Gülenay Pema

*Makale ve eğitimlerden haberdar olmak istiyorsanız sağ taraftaki ‘Blog’u Takip Et’ kutusuna email adresinizi bırakabilirsiniz.

 

 

Reklamlar