İnsan bedenine yıllarca sadece et, kemik ve kimyasal reaksiyonlardan oluşan bir makine gibi bakıldı. Ama artık bilim başka bir şey söylüyor. Ve bu söylenen şey, kadim öğretilerin binlerce yıldır söylediği şeyle garip bir şekilde kesişiyor. Bilim yavaş yavaş şunu fark ediyor ki insan bedeni sadece biyolojik bir yapı değil, aynı zamanda elektriksel, manyetik ve titreşimsel bir sistem. Ve daha da ilginci, bedenimizin birçok yapısı “liquid crystal”, yani sıvı kristal yapıda.

Sıvı Kristal Beden ne demek? Ne tam katı, ne tam sıvı. Hem düzenli hem akışkan. Yani hem formu var hem hareketi. İşte insan bedeni tam olarak böyle bir şey. Hücre zarları, DNA, kolajen, fasya dokusu… Bunların hepsi sıvı kristal benzeri yapılar oluşturur. Bu yapılar sadece fiziksel duruşumuzu sağlamaz, aynı zamanda bilgi taşır. Yani beden sadece kan ve sinirle değil, aynı zamanda ışık, elektrik ve titreşimle de iletişim kuruyor.

Bu yüzden dokunma iyileştirir. Bu yüzden ses bedeni etkiler. Bu yüzden nefes zihni değiştirir. Bu yüzden travma sadece zihinde değil bedende tutulur. Çünkü beden bir makine değil, bir iletişim ağı.

1980’lerde CIA’in incelediği Gateway Process raporlarında ve bazı Sovyet araştırmalarında insan bedeninin ve beynin elektromanyetik bir alan ve kristalimsi yapılar gibi davrandığına dair teoriler inceleniyor. Burada önemli bir şeyi yanlış anlamamak lazım: CIA bunu “biz keşfettik” demiyor. Onlar sadece bazı bilimsel teorileri ve bilinç araştırmalarını inceliyorlar. Ama şu fikir çok çarpıcı, insan beyni ve bedeni, bilgiyi sadece kimyasal yollarla değil, frekans ve alan yoluyla da işliyor.

Looking Glass projesi diye anılan, geleceğe dair olasılıkları görmeye çalışan bazı deneysel projelerden bahsedilir. Bu projelerin etrafında çok fazla komplo teorisi var, hangisi doğru hangisi değil ayırmak zor. Ama teorik olarak konuşulan şey, eğer evren bir tür bilgi alanıysa ve zaman doğrusal değilse, o zaman bilinç bu bilgi alanına erişebilir. Ve eğer insan bedeni bir biyoelektrik, sıvı kristal yapıysa, o zaman bilinç sadece beynin içinde değil, bütün bedende ve belki de bedenin oluşturduğu alanın içinde çalışır.

Bu noktada kadim öğretilerin söylediği bir cümleye geliyoruz: “İnsan küçük bir evren, evren büyük bir insandır.” Eskiler bunu metafor sanırdı. Belki de o kadar metafor değildi.

Tasavvufta letaif denilen merkezler, yogada çakralar ve pranik kanallar, Çin tıbbında meridyenler, Ki, hepsi bedenin bir enerji ve bilgi ağı olduğunu söyler.

Modern bilim ise fasya ağının bütün bedeni saran bir iletişim sistemi olduğunu, kolajenin piezoelektrik özellik gösterdiğini yani basınçtan elektrik ürettiğini, hücrelerin ışık yaydığını, kalbin ve beynin elektromanyetik alan oluşturduğunu söylüyor. Yani biri enerji diyor, biri elektrik diyor, biri nur diyor, biri biofield diyor. Dil farklı ama tarif edilen şey aynı.

Belki de insan sandığımızdan daha katı bir varlık değil. Daha çok akan, titreşen, hisseden, kayıt tutan bir varlığız. Bedenimiz yaşadığımız her şeyi kaydeden canlı bir kristal. Ve bu yüzden bazı yerlerimiz dokununca acıyor, bazı sesler bizi ağlatıyor, bazı insanlar yanımıza gelince içimiz daralıyor ya da genişliyor. Çünkü biz sadece düşünen varlıklar değiliz, aynı zamanda hisseden ve titreşen varlıklarız.

Bütün bu bilgilerin bende bıraktığı en büyük düşünce, insan kendini sadece et ve kemik zannederse, hayatı da sadece yemek, içmek, çalışmak ve hayatta kalmak zannettiği. Ama insan kendinin bir bilinç, bir alan, bir titreşim ve bir emanet olduğunu fark ederse, o zaman yaşama şekli değişir. Nasıl konuştuğuna dikkat eder, ne düşündüğüne dikkat eder, kimin yanında durduğuna dikkat eder, ne dinlediğine dikkat eder. Çünkü hepsi bu sistemin içine işliyor.

Belki de bütün mesele şu; insan sadece yaşayan bir beden değil, aynı zamanda kayıt tutan bir varlık. Ve insanın en büyük sorumluluğu, bu bedene, bu zihne ve bu kalbe ne kaydettiği.

Çünkü belki de kader dediğimiz şey, başımıza gelenlerden çok, içimize yazılanların toplamı.

Sevgilerimle,

Gülenay Pema 🪷

Ücretsiz şifa grubuma buradan katılabilirsin.

Bir Cevap Yazın