
Çoğumuz hayatımızdaki en büyük korkunun reddedilmek, başarısız olmak, yalnız kalmak ya da sevdiklerimizi kaybetmek olduğunu düşünürüz. Fakat bunlar çoğu zaman daha derindeki bir korkunun sadece görünen yüzüdür.
Gerçek korku, kendi içimize dönüp orada neyle karşılaşacağımızı bilememektir. Çünkü insan, yabancılardan çok kendi bilinmeyen derinliklerinden korkar. Bu nedenle dış dünyadaki sayısız korku, aslında tek bir korkunun farklı maskeleridir; kendinden korkmak.
Bu yüzden kendimizi sürekli kontrol altında tutmaya çalışırız. Duygularımızı filtreler, spontane yanımızı bastırır, her şeyi akılla yönetmeye çalışırız. İçimizden gelen doğal hareketlere güvenmeyiz. Oysa tam da bu kontrol hali, yaşam enerjisinin önündeki en büyük engeldir.
Kendini sürekli denetleyen insan, zamanla kendi özüne yabancılaşır.
İlginç olan şu ki, sadece öfkemizden ya da karanlık yanlarımızdan korkmayız. Aynı zamanda sevgiden, mutluluktan, yakınlıktan ve yoğun hazdan da korkarız. Çünkü bunların hepsi kontrolü bırakmayı gerektirir.
Gerçek sevgi hesap yapmaz. Gerçek yaratıcılık planlanmaz. Gerçek sezgi zorlanmaz. Bunların hepsi ancak insan kendi iç doğasına güvenebildiğinde ortaya çıkar.
Birçok insan “Hayatı tam hissedemiyorum.” der. Aslında sorun hayat değildir. Sorun, yaşam enerjisinin içeride tutulmasıdır. Duygular bastırıldıkça insan sadece acısını uyuşturmaz; aynı zamanda neşesini, coşkusunu ve canlılığını da kaybeder. Kalp kapandığında seçici davranmaz. Kendini sadece acıya değil, sevgiye de kapatır. Sonunda ortaya çıkan şey ise o tanıdık boşluk hissidir.
Çoğumuz öfkemizden korkarız. Onu bastırmaya çalışırız. Fakat bastırılan öfke kaybolmaz; biçim değiştirir. İçeride birikir, sertliğe, kırgınlığa, küskünlüğe ya da anlamsız bir huzursuzluğa dönüşür. Oysa hissedilen ve bilinçle karşılanan her duygu dönüşme potansiyeline sahiptir. Bastırılan enerji donar; kabul edilen enerji ise yeniden sevgiye akmaya başlar.
Psikoloji uzun yıllar çocuklukta yeterince sevgi alamamanın yaralarını anlattı. Bu önemliydi. Ama eksik kalan başka bir gerçek vardı: İnsan yalnızca alamadığı için değil, veremediği için de acı çeker. İçinde paylaşılmayı bekleyen sevgi, şefkat, anlayış ve yaratıcılık akamadığında içeride baskı oluşturur.
Hayat sürekli akan bir döngüdür. Nefes almak kadar nefes vermek de gerekir. Kalbin alması kadar vermesi de gerekir. Bir kap tamamen kapalıysa içine yeni bir şey giremez. Aynı zamanda içindekileri de dışarı çıkaramaz. Kendimizi korumak için ördüğümüz duvarlar bizi yalnızca acıdan değil, yaşamın armağanlarından da uzaklaştırır.
Her gün önümüze küçük seçimler gelir. Haklı kalmak mı, affetmek mi? Kırgınlığı beslemek mi, kalbi biraz daha açmak mı? Eski hikâyeyi tekrar etmek mi, yeni bir ihtimali seçmek mi? Bu seçimler önemsiz gibi görünür. Oysa insanın kaderi çoğu zaman bu sessiz anlarda şekillenir.
Gerçek dönüşüm tek bir büyük aydınlanmayla olmaz. Kendi içindeki korkuyu dürüstçe görmeye cesaret ettiğin anda başlar. Sonra onu bastırmak yerine yanında kalmayı öğrenirsin. Bir süre sonra korkunun arkasında öfke vardır. Öfkenin arkasında incinmişlik. İncinmişliğin arkasında ise hep aynı şey bekler: Sevilmek isteyen, yaşamak isteyen, özgür olmak isteyen gerçek benlik.
Belki bugün kendine sorabileceğin en dürüst soru:
Ben gerçekten hayattan mı korkuyorum, yoksa bütün ihtişamıyla ortaya çıkacak gerçek benliğimden mi?
Çünkü bazen insanın özgürlüğünün önündeki en büyük engel dünya değildir.
Kendi içine açılmaktan duyduğu korkudur.
Sevgilerimle,
Gülenay Pema 🪷
