
İnsan çoğu zaman hayattan korktuğunu düşünür. Sevilmemekten korkar. Terk edilmekten korkar. Başarısızlıktan, yalnız kalmaktan, hastalıktan, kaybetmekten, yaşlanmaktan, ölümden korkar. Fakat bütün bu korkuların altında daha derin ve daha sessiz bir korku vardır:
Kendimizden korkarız.
İçimizde gerçekten ne olduğunu görmekten… Bastırdığımız öfkenin gücünden, yıllardır taşınan kırgınlıklardan, dile gelmemiş ihtiyaçlardan ve kimseye göstermediğimiz karanlık duygulardan korkarız. Fakat yalnızca karanlığımızdan korkmayız. Belki daha da şaşırtıcı olan, kendi ışığımızdan da korkarız. Sevme kapasitemizden, yaratıcılığımızdan, hazdan, yaşamın içimizden özgürce akmasına izin verdiğimizde kim olacağımızdan…
Çünkü gerçek benlik kontrol edilemez. O, zihnin hazırladığı güvenli senaryolara göre yaşamaz. Bazen sezgi olarak konuşur. Bazen aniden gelen bir bilme hâlidir. Bazen dans etmek, üretmek, sevmek, gitmek ya da tamamen yeni bir hayat kurmak ister. Ve ego bilinmeyenden hoşlanmaz.
Bu yüzden kendimizi koruduğumuzu sanarak iç dünyamızın kapısına nöbetçiler dikeriz. Duygularımızı kontrol ederiz. Kelimelerimizi ölçeriz. Sevgimizi tutarız. İçimizden gelen sesi sustururuz. Sonra yaşamın neden eskisi kadar canlı olmadığını sorarız.
Oysa yaşam bizi terk etmemiştir. Biz yaşamın içimizden geçmesine izin vermeyi bırakmışızdır.
Bastırılan Duygular Kaybolmaz
Çocukken çoğumuz bazı duyguların kabul edilmediğini öğrendik. “Öfkelenme.” “Çok isteme.” “Bu kadar hassas olma.” “Çok konuşma.” “Dikkat çekme.” “Bencil olma.”
Fakat yalnızca öfkemiz bastırılmadı. Coşkumuz da bastırıldı. Kahkahamız fazla bulundu. Hayallerimiz gerçekçi değildi. Sevgimiz bazen karşılıksız kaldı. Bedenimizin neşesi utançla örtüldü. Böylece içimizdeki yaşam enerjisini kontrol etmeye başladık.
Fakat enerji yok olmaz.
Bastırılan sevgi zamanla kırgınlığa dönüşebilir. İfade edilmeyen güç öfkeye dönüşebilir. Söylenmeyen gerçek içeride sessiz bir isyana dönüşebilir. Sonra insan kendi içinde büyüyen bu yoğun duygulardan korkmaya başlar.
Korktukça daha fazla bastırır. Bastırdıkça duygular daha da yoğunlaşır. Ve bir süre sonra insan kendi yarattığı iç hapishanede yaşamaya başlar. Burada önemli bir ayrım var; bir duyguyu kabul etmek, onu davranışa dökmek değildir. Öfkeyi hissetmek saldırmak değildir.
Kıskançlığı görmek kötü bir insan olmak değildir. Nefreti fark etmek nefretle hareket etmek değildir. İçimizde bulunan bir duyguyu dürüstçe görebildiğimizde artık onun bilinçsiz yönetimi altında olmayız.
Karanlık, görüldüğünde dönüşmeye başlar. Çünkü birçok karanlık duygu aslında yaralanmış yaşam enerjisidir. Öfkenin içinde güç olabilir. Kıskançlığın içinde görülme arzusu olabilir. Kırgınlığın altında sevgi olabilir. Ve bazen yıllardır taşıdığımız sertliğin altında yalnızca şunu söyleyen küçük bir çocuk vardır: “Ben de sevilmek istemiştim.”
Yaşamdan Alamamamızın Nedeni Vermekten Korkmamız Olabilir mi?
İnsan psikolojisinde çok sık geçmişte alamadıklarımıza odaklanırız. Yeterince sevilmedim. Görülmedim. Desteklenmedim. Anlaşılmadım. Bunların yarattığı yaralar gerçektir ve küçümsenemez.
Fakat iyileşme yolunda bir noktada başka bir soruyla karşılaşırız: Bugün içimde olanı ne kadar veriyorum? Sevgimi ne kadar ifade ediyorum? Bilgimi, yaratıcılığımı, sıcaklığımı, şefkatimi ve yaşam enerjimi ne kadar paylaşıyorum? Çünkü insan yalnızca alamadığı için acı çekmez. Bazen içinde biriken sevgiyi veremediği için de acı çeker.
Bir nehir düşünün. Nehir yalnızca su alır ama akmazsa zamanla durgunlaşır. İnsan ruhu da böyledir. Yaşam enerjisi almak ve vermek arasında hareket etmek ister. Fakat çoğumuz sevgiyi vermeyi kendimizi feda etmekle karıştırdık. Sevmek uğruna susmamız gerektiğini düşündük.
İyi olmak uğruna sınırlarımızdan vazgeçtik. Başkalarını mutlu etmek için kendimizi küçülttük. Bu sevgi değildir. Bu, sevgi maskesi altında kendini terk etmektir. Gerçek sevgi insanı yoksullaştırmaz. Gerçek verme, kendini tüketmek değildir.
Kendi merkezinden taşan bir insan verdiğinde eksilmez. Çünkü sevgi bir görev değil, yaşam enerjisinin doğal hareketidir.
Kapalı Bir Kalp Kendini Koruyamaz
Bazen incinmemek için kalbimizi kapatırız. Fakat kapalı bir kalp yalnızca acıyı dışarıda tutmaz. Sevgiyi de dışarıda bırakır. Kendimizi korumak için ördüğümüz duvarlar zamanla yaşamla aramızdaki duvarlara dönüşür. Sonra kimsenin bizi anlamadığını düşünürüz. Kimsenin yeterince sevmediğini… Hayatın bize istediğimizi vermediğini… Fakat belki hayat kapının önünde bekliyordur. Ve kapıyı içeriden kilitleyen bizizdir. Kapalı bir kalp ne içindekini dışarı verebilir ne de dışarıdaki güzelliği içeri alabilir. Almak ve vermek birbirinden ayrı değildir. Aynı nefesin iki hareketidir.
Nefes alırız. Nefes veririz. Yalnızca almak mümkün değildir. Yalnızca vermek de mümkün değildir. Yaşam ikisinin arasındaki akıştır.
Her Gün Önümüzde Küçük Bir Kapı Açılır
Dönüşüm her zaman büyük kararlarla gelmez. Bazen küçük bir anda gelir. Eski kırgınlığa tutunmak mı? Yoksa anlamaya izin vermek mi? Gururun arkasına saklanmak mı? Yoksa gerçeği söylemek mi?
Kalbi kapatmak mı? Yoksa küçük bir sıcaklığın içimizden akmasına izin vermek mi? Her gün bu eşiklerden geçeriz. Ve çoğu zaman seçim yaptığımızı bile fark etmeyiz. Eski olan güvenli görünür. Çünkü tanıdıktır.
Yeni olan ise bir uçurum gibi hissedilebilir. Kontrolü bırakırsam ne olur? Affedersem güçsüz mü olurum? Seversem incinir miyim? Kendimi gösterirsem reddedilir miyim? Fakat yaşam bizden kontrolü tamamen bırakmamızı istemez.
Yalnızca içimizdeki doğal zekâya biraz daha güvenmemizi ister. Belki özgürlük korkunun tamamen yok olması değildir. Belki özgürlük, korkuya rağmen içimizdeki yaşamın hareket etmesine izin vermektir. Çünkü insan kendisinden korkmayı bıraktığında yalnızca korkularından özgürleşmez. Sevgisi özgürleşir. Yaratıcılığı özgürleşir.
Haz alma kapasitesi özgürleşir. Sezgileri yeniden konuşmaya başlar. Ve yaşam artık dışarıda ulaşılması gereken uzak bir yer olmaktan çıkar. İçimizden akan canlı bir nehre dönüşür.
Belki bütün yolculuğun özü; kendimizi düzeltmek değil… Kendimizi zorlamak değil… Kendimizden kaçmak hiç değil… İçimizde olanı dürüstçe görerek, yıllardır tuttuğumuz yaşamın yeniden akmasına izin vermek.
Çünkü yaşam hiçbir zaman bizi terk etmedi. Belki yalnızca uzun zamandır kapının açılmasını bekliyor.
Sevgilerimle,
Gülenay Pema 🪷
Eğitimler için tıklayın
