
Bazen insan kendi hikâyesinin başladığı yeri merak ediyor.
Benim hikâyem nerede başladı? Benden önce kimler vardı? Annemin annesinde, onun annesinde, ondan önceki kadınlarda bugün hâlâ yaşayan bir şey var mı?
Bilim, bu sorulara şaşırtıcı derecede şiirsel bir cevap veriyor.
Hücrelerimizin içinde, neredeyse bütün hayatımız boyunca sessizce çalışan küçük enerji merkezleri var: mitokondriler. Ve onların kendilerine ait küçük bir genetik arşivi bulunuyor: mitokondriyal DNA, yani mtDNA.
Bu DNA’nın hikâyesinde çok özel bir ayrıntı var.
MtDNA bize esas olarak annemizden geliyor.
Yani annemden bana, annemden onun annesine, ondan da daha geriye doğru uzanan bir çizgi düşünebiliriz.
Bir kadın, kendi annesinden aldığı mitokondriyal DNA’yı çocuklarına aktarabilir. Çocuğun kız ya da erkek olması burada fark yaratmaz. Ancak erkek çocuk, annesinden aldığı mtDNA’yı kendi çocuklarına aktarmaz. Kız çocuk ise aktarabilir.
Böylece kadınlar üzerinden ilerleyen sessiz bir genetik nehir oluşur:
Anne → kız → kız → kız → kız…
Her nesilde başka hayatlar, başka evler, başka aşklar, başka kayıplar yaşanırken bu küçük genetik miras yolculuğuna devam eder.
Bunu düşündüğümde, genetiğin bana yalnızca soğuk bir DNA dizisi gibi görünmediğini fark ediyorum.
Sanki bedenimizin içinde, bizden çok önce başlamış bir hikâyenin küçücük bir sayfasını taşıyoruz.
Ama burada önemli bir ayrıntı var.
Bu, “annemden bütün genlerimi aldım” anlamına gelmiyor. Genomumuzun büyük bölümü hem annemizden hem babamızdan geliyor. Anne ve baba, genetik mirasımızın büyük kısmını birlikte oluşturuyor. MtDNA ise bu büyük genetik kütüphanenin içinde, anneden geçen özel bir bölüm.
Üstelik bu küçücük DNA’nın yaklaşık 16.500 baz çifti ve 37 geni bulunuyor. Bu genlerin önemli bir kısmı, hücrelerimizin enerji üretiminde görev alan mitokondrilerin çalışmasıyla ilişkili.
Yani annemden yalnızca göz rengimi, saç yapımı ya da başka fiziksel özelliklerimi düşünerek söz etmiyoruz.
Hücrelerimin enerji fabrikalarının içinde de annemin izlerinden biri var. Ve bu iz, yalnızca annemde başlamıyor.
Onun annesi vardı.
Onun da annesi.
Ve onun da…
Belki binlerce yıl önce yaşamış, adını hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir kadın.
Onun hayatını bilmiyorum. Nerede yaşadığını, nasıl güldüğünü, neden ağladığını, kimi sevdiğini bilmiyorum.
Ama kadınlar üzerinden ilerleyen bu mitokondriyal çizgide, onun çok küçük bir biyolojik mirası bugüne kadar ulaşmış olabilir.
Bilim insanlarının mtDNA’yı anne soyunu araştırmak için kullanabilmesinin nedeni de bu.
Genetik araştırmalar sayesinde bu küçük moleküler izleri takip ederek, insanların çok uzaklardaki anne soyları hakkında bilgi edinmek mümkün olabiliyor.
Bana en büyüleyici gelen tarafı ise şu:
Bedenimiz yalnızca bugün yaşadığımız hayatın ürünü değil.
İçimizde geçmişten gelen izler var. Ama bu izler kaderimizin tamamı da değil.
Genetik mirasımız bize bazı biyolojik özellikler taşıyabilir. Fakat DNA bir kehanet kitabı değildir. İçimizde taşıdığımız her gen, mutlaka gerçekleşecek bir geleceğin cümlesi anlamına gelmez.
Belki de genetiğe bakmanın en güzel yolu bu.
Bedenimizi bir hüküm olarak değil, uzun bir hikâyenin devamı olarak görmek.
Ben bugün bedenime baktığımda, yalnızca kendimi görmüyorum. Benden önce yaşamış kadınların sessizliğini de düşünüyorum.
Ve sonra kendi içimden şu cümle geçiyor:
“Ben yalnızca geçmişten gelen biri değilim. Geçmişten bana ulaşan hikâyenin bir sonraki cümlesiyim.” İşte bilim bazen böyle bir kapı açıyor.
Bir laboratuvar sonucundan, küçücük bir DNA molekülünden, mikroskobik bir hücreden yola çıkıp bizi insan olmanın en eski sorularından birinin karşısına getiriyor:
Bizden önce kimler vardı ve onlardan bize ne kaldı?
Belki cevabın bir parçası, hâlâ hücrelerimizin içinde sessizce yaşamaya devam ediyor.
Sevgilerimle,
Gülenay Pema 🪷
Eğitimler için tıklayın
