Horasan’ın harlı ateşinden kopup gelen bir güvercin kanadında, Anadolu’nun kıraç topraklarına süzüldüm bir vakit. Kanatlarımda rüzgârın uğultusu, kalbimde ise dilsizlerin dili, kimsesizlerin kimsesi olma muradı vardı.

Sulucakarahöyük’e indiğimde, heybemde ne altın vardı ne gümüş; sadece “incinsen de incitme” diyen o sonsuz merhameti taşımıştım. Bir elimde aslanı, diğerinde ceylanı tuttum da, ikisinin kalbini aynı sevda ateşiyle mühürledim; çünkü bildim ki asıl marifet, zıtları bir gönülde cem edebilmekmiş.

​Karanlık çöktüğünde çıramı sadece odunla değil, insanın içindeki o sönmez nurla uyandırdım. Bu uyanışın yoluna dört büyük kapı koydum ki, her can kendi hakikatine süzülerek varsın. Önce şeriat kapısından geçirdim talipleri, zahirin hukukunu bilsinler diye. Sonra tarikat kapısında diz çöktürdüm, nefislerini bir mürşidin nefesinde eritsinler diye. Marifet kapısına vardıklarında onlara kalbin o kimseler bilmez sırlarını açtım, kendi özlerine ayna tuttum. Ve nihayet hakikat kapısına ulaştıklarında, aradan benliği kaldırıp “ben” ile “o” arasındaki perdeyi yaktım; orada ne sen kaldın ne de ben, sadece mutlak olanın ışığı parladı.

​Bu dört kapının her birine onar makam döşedim ki, toplamda kırk makamlık bir çile bahçesi olsun. İmana ikrar vermekle başladık işe, tövbe suyuyla yıkandık; cömertlik hırkasını giyip sabır asasını elimize aldık. Kendi ayıbımızı görüp elin eksiğini örtmeyi, her nefeste şükretmeyi ve rıza lokmasıyla doymayı o menzillerde öğrettim. Kimi makamda fenafillah olduk, kimi makamda kainatın sırrına erdik. Her bir adımda nefsin bir zincirini daha kırdık ki, ruh o ağır yüklerinden kurtulup aslına uçabilsin.

​Tüm bu yolların sonu, “İnsan-ı Kâmil” dediğim o muazzam sırra çıkar; öyle ki, o can artık her baktığı yüzde Hakk’ı görür, her seste O’nu duyar olur. Çiğ iken pişer, pişince yanar ve nihayetinde bir zerre iken koca bir ummana dönüşür. Kâmil olanın gönlü artık Kabe’dir; orada ne kin barınır ne kibir, sadece varlığın o en saf hali ışıldar.

​Makalat’ımın satırları arasına şu sırrı da gizledim: İnsan, kainatın bir özeti, Rahman’ın yeryüzündeki gölgesidir. Toprak, su, ateş ve yel; hepsi insanın hamurunda buluştuğu gibi, canın içindeki yedi nefis mertebesi de birer imtihan dağıdır. Bil ki asıl mucize keramet değil, dosdoğru bir yolda yürümektir. Kalp bir aynadır; onu dünya tozundan sildiğin an, tüm kainat o küçük et parçasının içine sığar.

​Yedi deryayı bir katrede topladım, yetmiş iki millete bir nazarla baktım. Kimseyi kimseden ayırmadım; zira özü bir olanın sözü de bir, yolu da birdir. Sevgi bizim dinimizdir, muhabbet ise bitmez tükenmez azığımız. Gönül kırmayı Kabe’yi yıkmakla bir tuttum ki, insan insana sığınak olsun, can cana canan olsun.

​Kucağımda aslanla ceylanı yan yana uyuttum da, birinin pençesinden korkuyu, diğerinin gözlerinden kaçışı sildim. Kuvvet ile zayıflığı, av ile avcıyı aynı nefeste birleştirdim ki, kainatın bir barış sofrası olduğunu herkes görsün. Zulmün hiddetiyle mazlumun mahzunluğu o kucakta eridi; çünkü aşkın olduğu yerde ne parçalayan kalır ne de parçalanan, sadece bir olanın sessiz saadeti hüküm sürer.

​Düşmanımın bile bir insan olduğunu, bir candan süzüldüğünü asla unutmadım. Kılıcı kınına soktum, öfkeyi sevda denizinde boğdum. Gönül kalesini fethetmek için kaba kuvvete değil, yumuşak bir söze ve sıcacık bir bakışa sığındım. İnsanları dillerine, renklerine ya da inançlarına göre değil; kalplerindeki o cevherin parıltısına göre bir bildim. Çünkü bilirim ki, bir canı incitmek, tüm kainatı sarsmaktır; bir gönül yapmak ise sonsuzluğun kapısını aralamaktır.

​”Eline, beline, diline sahip ol” derken, aslında bir şehrin değil, bir ruhun kapılarını nasıl sımsıkı tutması gerektiğini fısıldadım gelene geçene. Toprağı ektim, gönülleri sürdüm; ilmi bir kitapta değil, insanın yüzündeki o kutsal manada okudum. Benim yolumda nefsini bilen Rabbini bilir, sevgiden başka imam gerekmezdi. Her bir canı birer pervaneye döndürdüm ki, o büyük hakikat ateşinin etrafında dönsünler de yanmaktan korkmasınlar. İşte böylece, taşın toprağın bile dile geldiği o sırlar aleminde, bir gönül hırkasına bürünüp Anadolu’nun damarlarına karıştım; hâlâ her bir nefeste, her bir uyanışta o sessiz kelamımla yankılanırım.

Hacı Bektaş-i Veli Hazretleri’ne hürmetle…

Bu metin Hacı Bektaş-i Veli Hazretleri’nin öğretilerinden ilhamla yazılmış temsili bir anlatıdır.

Sevgilerimle,

Gülenay Pema 🪷

Bir Cevap Yazın