Birçok kadim öğreti “düşüş”ten söz eder. Cennetten kovuluş, ışıktan uzaklaşma, birlikten ayrılık… Çoğumuz bunları geçmişte yaşanmış gizemli olaylar gibi düşünürüz. Oysa bana kalırsa düşüş, insanın hayatında tekrar tekrar yaşadığı bir deneyim.

Bir çocuk dünyaya açık bir kalple gelir. Sevilmek, görülmek, olduğu haliyle kabul edilmek ister. Ama hayat her zaman yumuşak davranmaz. Reddediliriz, yargılanırız, terk ediliriz, hayal kırıklığına uğrarız. Ve fark etmeden kalbimizin etrafına duvarlar örmeye başlarız. İşte düşüş dediğimiz şey çoğu zaman tam burada başlar. Bir anda değil. Yavaş yavaş. Katman katman.

Sevgi korunmaya dönüşür. Korunma kontrole dönüşür. Kontrol korkuya dönüşür. Korku ise bizi ayrılık hissine sürükler. Sonra kendimizi korumak için çeşitli maskeler takarız. Kimimiz öfkelenir, kimimiz sertleşir, kimimiz üstün görünmeye çalışır, kimimiz kurban rolüne sığınır. Kimimiz de sevgiyi bile kontrol etmeye çalışır. Ama bütün bu davranışların altında çoğu zaman aynı şey vardır, yaralanmış bir kalp.

Gölge dediğimiz şey aslında düşmanımız değil. Gölge, özünü unutmuş yaşam enerjisidir.

Kibir, çoğu zaman unutulmuş özdeğerin çarpıtılmış halidir.

Kontrol etme ihtiyacı, güvenini kaybetmiş gücün çarpıtılmış halidir.

Kıskançlık, ayrılık korkusuyla yaralanmış sevginin çarpıtılmış halidir.

Sahiplenme, kaybetmekten korkan kalbin çarpıtılmış halidir. Bu yüzden kendimizle savaşarak özgürleşemeyiz.

İnsanlık yüzyıllardır karanlığı yenmeye çalışıyor. Oysa karanlık sandığımız şey, aslında yanlış anlaşılmış bir parçadan başka bir şey değil. İnsan kendi içindeki parçaları reddedip onlarla savaştıkça daha da bölünür. Oysa iyileşme savaşla değil, anlayışla başlar.

Bir gün kendi öfkene gerçekten bakabilirsen, altında duran gücü görmeye başlarsın. Korkuna bakabilirsen, altında korunmak isteyen canlılığı hissedersin. Kıskançlığının altında bağ kurma özlemini bulursun.

Utancının altında ise görülmek ve kabul edilmek isteyen o hassas parçayı…
İşte o zaman bir şey değişmeye başlar.

Şifalanmak kötü taraflarımızı yok etmek değildir. Şifalanmak, kaybettiğimiz parçalarımızı yeniden kalbimize davet etmektir. Bütün ruhsal yolculuk bununla ilgili. Daha mükemmel biri olmaya çalışmakla değil, daha dürüst ve daha gerçek biri olmaya cesaret etmekle. Çünkü özümüz aslında hiç kaybolmadı. Sadece üzeri örtüldü.

Ve her dürüst yüzleşmede, her samimi fark edişte, her içten kabulde o ışık yeniden görünmeye başlar.

Kendine dönüş dediğimiz şey budur.
Yeni birine dönüşmek değil…
Her zaman olduğumuz kişiyi yeniden hatırlamak. Çünkü düşüşün karşıtı yükselmek değil. Düşüşün karşıtı hatırlamaktır.
Ve insanın eve dönüşü, işte o hatırlayışla başlar.

Sevgilerimle,

Gülenay Pema 🪷

Bir Cevap Yazın