İnsan acı çektiğini, sıkıştığını ve bu hayatın ona dar geldiğini söyler durur. Daha mutlu olmak, daha özgür yaşamak, daha huzurlu hissetmek istediğini anlatır. Fakat aynı insan, onu yıllardır tüketen düşüncelere, alışkanlıklara ve ilişkilere tutunmaya devam eder. Çünkü dönüşüm çoğu kişinin sandığı gibi yeni bir şey kazanmak değil, eski benliğin bir kısmını geride bırakmaktır. İnsan acıdan çok, kim olduğunu sandığı şeyi kaybetmekten korkar.

Bu yüzden milyarlarca insan uyanışın kapısında bekler ama o kapıdan geçmez. Bildiği mutsuzluk, bilmediği özgürlükten daha güvenli gelir. Şikâyet ettiği hayatın içinde kalmayı, bilinmezliğin çağrısına cevap vermeye tercih eder. Zincirlerinden nefret eder ama zincirleri olmadan kim olacağını da bilemez. Böylece prangalarını kırmak yerine her gün biraz daha parlatır.

Modern insanın trajedisi çoğu zaman dış koşullar değil, otomatik pilotta yaşamasıdır. Sabah aynı düşüncelerle uyanır, aynı korkularla hareket eder ve aynı tepkileri tekrarlar. Alan Watts’ın işaret ettiği gibi insanlar çoğu zaman yaşamaktan çok tekrar etmektedir. Geçmişin kayıtlarını bugüne, bugünün kaygılarını yarına taşıyarak ömür tüketirler. Sonra da hayatın neden değişmediğini merak ederler.

Oysa dönüşümün önündeki en büyük engel cehalet değildir. İnsanların büyük bölümü neyin doğru olduğunu zaten bilir. Daha çok sevmeleri gerektiğini, daha dürüst olmaları gerektiğini, korkularıyla yüzleşmeleri gerektiğini bilirler. Sorun bilgi eksikliği değil, o bilgiyi yaşayacak cesaretin eksikliğidir. Çünkü gerçek değişim rahatlatmaz; sarsar, yüzleştirir ve yeniden doğurur.

Öğretilerin sık sık vurguladığı gibi insanın en büyük korkusu acı değil, gerçektir. Gerçekle karşılaşmak, yıllardır taşıdığı maskeleri bırakmasını gerektirir. Kurban rolünü, haklı olma ihtiyacını, sürekli onay bekleyen yanını ve kusursuz görünme çabasını terk etmek zorunda kalır. İnsan çoğu zaman karanlığından değil, içindeki güçten korkar. Çünkü gücünü gördüğü an artık mazeretlerinin arkasına saklanamaz.

Evrensel yasalar insanın evrenden ayrı olmadığını hatırlatır. Ancak insan kendisini yalnızca geçmişi, yaraları ve hikâyeleri üzerinden tanımlamaya başladığında bu gerçeği unutur. Kendisini hayatın ortasında savrulan çaresiz bir varlık gibi görür. Böylece sahip olduğu yaratıcı gücü inkâr eder ve kendi hapishanesinin duvarlarını fark etmeden güçlendirmeye devam eder. Kapısı açık olan bir hücrede yaşamayı öğrenir.

Bu unutkanlık hali yalnızca bireysel değildir. İçinde yaşadığımız sistem de sürekli olarak eksik olduğumuzu fısıldar. Daha başarılı olmalı, daha güzel görünmeli, daha çok para kazanmalı, daha fazla şey satın almalıyız. Tüketim kültürü insanın içsel boşluğunu dolduramayacağını bildiği şeylerle doldurmaya çalışır. Böylece ruhun açlığı, nesnelerin ve deneyimlerin arkasında koşan sonsuz bir arzuya dönüşür.

Üstelik eğitim sistemleri de çoğu zaman insanı kendisine yaklaştırmak yerine kendisinden uzaklaştırır. Bize ne düşüneceğimiz öğretilir ama nasıl düşüneceğimiz öğretilmez. Rekabet etmeyi öğreniriz ama iç dünyamızı okumayı öğrenemeyiz. Başarının peşinden koşarız ama varoluşumuzun anlamını sorgulamayız. Sonunda diploma sahibi olabiliriz ama kendimize yabancı kalabiliriz.

İnsan dünyaya öğrenmekten çok hatırlamak için gelir. Hatırlaması gereken şey yeni bir bilgi değil, özündeki sevgidir. Fakat kalbin etrafına örülen korku duvarları bu hatırlayışı zorlaştırır. İnsan incinmemek için kapanır, korunmak için sertleşir ve sonunda kendi yarattığı duvarların içinde yalnız kalır. O duvarlar dışarıdaki tehlikeyi engellerken içerideki ışığı da hapseder.

Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: Bizi gerçekten yoran hayat mı, yoksa hayat hakkında anlattığımız hikâyeler mi? Bizi tüketen insanlar mı, yoksa onlara yüklediğimiz anlamlar mı? Korktuğumuz şey başarısızlık mı, yoksa gerçekten kim olduğumuzu keşfetmek mi? Çünkü dürüstçe bakıldığında çoğu insanın kaçtığı şey acı değil, özgürlüktür.

Dönüşüm büyük bir olayla başlamaz. Yeni bir öğretmenle, yeni bir kitapla ya da yeni bir teknikle de başlamaz. Dönüşüm, insanın kendine söylediği en eski yalanı fark ettiği anda başlar. O an geldiğinde şunu görür: Kapı hiçbir zaman kilitli değildi. Gardiyan da kendisiydi, mahkûm da. Ve yıllardır aradığı anahtar, başından beri kendi elindeydi.

Sevgilerimle,

Gülenay Pema 🪷

Bir Cevap Yazın