Yaradan dediğimiz kavramın zihnimizde nasıl bir çocukluk inşası olduğuna çoğu insan hayatı boyunca hiç bakmaz. Çünkü insan, çocukken hayatta kalabilmek için anne ve babasını sadece ebeveyn olarak değil, adeta kaderin sahibi gibi algılar. O yaşta onların sesi yasa, bakışı hüküm, sevgisi ise yaşam kaynağıdır.

Bir çocuk için ebeveyn sadece insan değildir; evrenin ta kendisidir. Ve trajikomik olan şu ki, büyüdüğümüzde bedenimiz yetişkin olsa bile bilinçaltımız hâlâ o ilk evren modeline göre çalışır. İnsanlık tarihi boyunca milyarlarca kişinin gökyüzüne bakıp dua ederken aslında biraz annesine, biraz babasına seslenmiş olması…

Eğer sevgiyi ancak “iyi çocuk” olduğumuzda alabildiysek, Yaradan’ı da koşullu sever sanırız. Sürekli performans isteyen, hata kollayan, cezalandırmaya hazır bir güç gibi hissederiz onu. Eğer ebeveynlerimiz duygusal olarak ulaşılmazsa, dua ettiğimizde sessizlik hissederiz. Eğer küçüklüğümüzde korkuyla terbiye edildiysek, ruhsallığımız bile korku merkezli olur. Bu yüzden birçok insanın “maneviyatı”, hakikatte ilahi aşktan çok kozmik bir onaylanma bağımlılığıdır. Sevgi değil; görünmez bir otoriteden geçer not alma çabasıdır.

İnsan “Yaradan beni görüyor mu?” diye sorduğunda, çoğu zaman aslında çocukluğundaki o eski soruyu tekrar eder:
“Ben sevilebilir miyim?”

İşte ruhsal yolculuğun en sarsıcı eşiği burada başlar. Çünkü kişi meditasyonlarda, ritüellerde, inzivalarda ya da spiritüel öğretilerde sandığı kadar “ilahi olanı” aramaz. Çoğu zaman kayıp ebeveyn deneyimini tamir etmeye çalışır. Birçok insanın “aydınlanma arzusu”, derinlerde hâlâ koşulsuz tutulmak isteyen içsel çocuğun çığlığıdır.

Bu yüzden gerçek spiritüel uyanış, sadece ışığa çıkmak değildir. Önce içimizdeki sahte Yaradan imgesinin ölmesi gerekir. Yani bizi utançla kontrol eden, sevgiyi başarıya bağlayan, korkuyla hizaya sokan o içsel otoritenin çözülmesi gerekir. Çünkü insan, çocukken anne ve babasının yüzüne bakarak öğrendiği sevgiyi, farkında olmadan bütün evrene yansıtır.

Ve en zor yüzleşme, birçok insan hayatı boyunca Yaradan’a değil, ebeveyn travmasının gökyüzündeki yansımasına ibadet eder.
Gerçek olgunluk ise ilk kez şunu idrak ettiğimizde doğar:

Evrende biz, “yeterince iyi olduğumuzda” değil, zaten var olduğumuz için varoluyoruz.
O noktada dua bile değişir. Artık korkudan değil, yakınlıktan doğar. Pazarlık olmaktan çıkar. İnsan ilk kez secde ederken küçülen bir çocuk gibi değil, yaşamın içinde kök salmış bilinçli bir yetişkin gibi hisseder. Ve belki de hakiki iman tam burada başlar.
Yaradan’ın sevgisinin, anne-babamızın kapasitesiyle sınırlı olmadığını anladığımız yerde. Ve bu idrak anne-baba yaraları ile oluşan travma kalıplarını şifalandırdığımızda oluşur.

Çünkü bazı insanlar bütün ömrünü, çocukken alamadığı sevgiyi cennetten almaya çalışarak geçiriyor. İnsan zihni bir tiyatro sahnesi. Kozmik boyutlu bir aile dizimi.

Sevgilerimle,

Gülenay Pema 🪷

Bir Cevap Yazın