Bazen karşındaki insan sana doğrudan “Sen suçlusun” demez. Bunu söylemesine gerek bile yoktur. Bir bakışla yapar, bir susuşla, cümlenin tonuyla, “Ben bir şey demiyorum” diyerek ya da “Sen bilirsin” diyerek. Kendini geri çekip seni açıklama yapmaya zorlar ve sen bir anda ne yaptığını, nerede hata yaptığını düşünürken bulursun kendini.

“Acaba kırdım mı?” dersin. “Acaba bencil miyim?” dersin. “Acaba haksız mıyım?” diye kendi içinde dönüp durursun. İşte burada çok önemli bir şeyi fark etmek gerekiyor: Bazen hissettiğin suçluluk sana ait değildir. Karşındaki insan kendi anksiyetesini, güvensizliğini veya iç çatışmasını fark etmiyor olabilir ve bunları doğrudan ifade etmek yerine sana hissettirmeye başlayabilir.

Bu noktada pasif agresyon devreye girer. Kişi açıkça “Korkuyorum”, “Seni kaybetmekten endişeliyim”, “Buna kırıldım” veya “Kontrolü kaybetmek beni rahatsız ediyor” diyemediğinde, duygusunu dolaylı yollardan ifade eder. Sessizlik, imalar, soğukluk, geri çekilme, küskünlük, senin hatan bu iması veya “Ben olsam böyle yapmazdım” gibi cümleler bunun araçlarına dönüşebilir. Söylenmeyen şey havada kalır ve karşı taraf onu tamamlamak zorunda hisseder.

Üstelik bunu yapan kişi çoğu zaman bunu bilinçli olarak yapmaz. Çünkü insanın gölge tarafı oldukça zekidir. Kendi içinde görmek istemediği şeyi dışarıya koyar. “Ben kaygılıyım” demek yerine “Sen beni kaygılandırıyorsun” der.

“Ben suçluluk hissediyorum” demek yerine, “Sen zaten hep böyle yapıyorsun” der. “Ben kendimi yetersiz hissediyorum” demek yerine, “Sen beni yeterince önemsemiyorsun” der. “Ben sana öfkeliyim ama bu öfkeyle yüzleşemiyorum” demek yerine soğuklaşır, geri çekilir, imalarda bulunur.

Burada suçu yansıtmanın çok ince bir biçimi ortaya çıkar. Kişi kendi içinde yaşadığı huzursuzluğu fark etmek yerine, huzursuzluğun kaynağını dışarıda arar. Kendi anksiyetesini görmek yerine seni problem olarak konumlandırır. Böylece içeride taşıdığı duyguyla yüzleşmek zorunda kalmaz.

Mesele yalnızca “suçlamak” değildir. Daha derinde, kişinin kendi negatif niyetlerini, öfkesini, bencilliğini, kontrol arzusunu veya sevgiyi vermeme isteğini görmek istememesi vardır. Kendisini iyi, fedakâr, haklı veya mağdur olarak görmek daha güvenlidir. Böylece gölge bilinçdışında kalır ve kişi kendi içindeki çatışmayı karşısındaki insan üzerinden yaşamaya başlar.

Çünkü insan kendisini “iyi insan”, “doğru, haklı insan” olarak görmek istiyordur. Kendi zihnindeki idealize edilmiş benlik imajı şöyle der: “Ben böyle biri değilim.” “Ben kimseyi kırmam.” “Ben sadece iyilik istiyorum.” “Ben fedakârım.” “Ben haklıyım.” “Ben doğruyum”. Ama içeride başka bir şey vardır.

Öfke vardır. Kontrol etme isteği vardır. İlgi talebi vardır. Kıskançlık vardır. Kırgınlık vardır. Bazen de çok basit bir gerçek vardır: “Ben istediğim şeyi alamadığım için öfkeliyim.” Bunu kabul etmek egoya ağır gelir.

O zaman zihin çok daha kolay bir yol bulur: suçlu birini bul. Çünkü kendi gölgene bakmak yerine karşıdakini suçlamak kısa vadede rahatlatır. Kişi kendi anksiyetesini hissetmek yerine karşısındakini anksiyete kaynağı ilan eder. Fakat bu rahatlamanın bedeli vardır.

Bastırdığın şey ortadan kalkmaz. Sadece başka birinin üzerine taşınır. Bir taraf kendi kaygısını taşıyamaz ve onu ilişkiye bırakır. Diğer taraf da ne olduğunu anlamadan o kaygıyı taşımaya başlar.

İşte pasif agresyonun en yorucu tarafı burada. Çünkü ortada açık bir saldırı yoktur. Sana kimse doğrudan “Sen yanlışsın” dememiştir ama sen kendini savunurken bulursun. Kimse senden özür dilemeni istememiştir ama sen açıklama yapmaya başlarsın.

Bir şey söylenmemiştir ama sen suçlu hissetmişsindir. Bir davranış açıkça talep edilmemiştir ama sen karşıdakinin beklentisini karşılamaya çalışırsın. Çünkü pasif agresyonun gücü, açıkça söylemediği şeyi karşı tarafa hissettirmesinden gelir.

Biri susar, diğeri konuşmak için uğraşır. Biri geri çekilir, diğeri yaklaşır. Biri imada bulunur, diğeri kendini açıklar. Biri suçluluk yaratır, diğeri kendini aklamaya çalışır. Böylece iki insan arasında görünmez bir güç savaşı oluşur.

Ve burada çok kritik bir ayrım var: Karşındaki insanın anksiyetesini hissetmek, onu taşımak zorunda olduğun anlamına gelmez.

Birinin kaygısı senin sorumluluğun değildir. Birinin hayal kırıklığı otomatik olarak senin hatan değildir. Birinin seni onaylamaması yanlış olduğun anlamına gelmez. Birinin mutsuz olması, onu mutlu etmekle yükümlü olduğun anlamına gelmez.

Ama burada spiritüel ego tuzağına da düşmemek gerekiyor. “Ben hiçbir şey yapmadım, bütün sorun onda” demek de başka bir savunmadır. Çünkü gerçek dönüşüm, karşıdakini şeytanlaştırmak değildir. Kendi payını dürüstçe görmek ve başkasının payını da ona bırakabilmektir.

Ben ne yaptım? Ben ne yapmadım? Benim burada gerçek bir sorumluluğum var mı? Varsa kabul ederim. Özür dilemem gerekiyorsa dilerim, davranışımı değiştiririm.

Ama bana ait olmayan bir suçluluğu taşımam. Çünkü bir başkasının kendi içindeki anksiyeteyi düzenleyememesi, benim kendimi suçlayarak onun sinir sistemini düzenlemem gerektiği anlamına gelmez. Bu sevgi değil, duygusal yük devridir.

Sağlıklı sınır tam burada doğar. Ne saldırı, ne savunma, ne kendini aklama, ne de kendini suçlama. Sadece gerçek.

“Bu senin duygun. Bunu duyuyorum. Ama bunun tamamını üzerime almıyorum.”

Gerçek spiritüel olgunluk budur. Kendini iyi insan ilan etmek değil, kendi karanlığını görebilecek kadar dürüst olmak. Kendi öfkeni, kıskançlığını, kontrol ihtiyacını, korkunu ve suçluluğunu başkasının üzerine atmadan taşıyabilmek.

Ve aynı zamanda başkasının gölgesini de kendi ışığınla temizlemeye çalışmamak. Çünkü insanın gölgesini reddetmesi onu aydınlatmaz. Sadece gölgeyi başkasının üzerine düşürür.

Bu yüzden bir dahaki sefere birinin yanında aniden suçlu, yetersiz, bencil veya kötü hissettiğinde hemen kendini yargılama. Bir an dur. Nefes al. Ve kendine şunu sor:

“Şu anda hissettiğim şey gerçekten bana mı ait, yoksa bir başkasının kendi içinde taşıyamadığı bir duyguyu mu üzerime alıyorum?”

Bu soru çok şeyi değiştirebilir.

Çünkü özgürlük, her duyguyu sahiplenmek değildir. Bana ait olanı almak, bana ait olmayanı geri bırakabilmektir.

Ben kendi payımı alırım. Seninkini sana bırakırım. Kendi gölgeme bakarım. Ama senin gölgene dönüşmem.

Çünkü sevgi, birbirimizin duygusal çöplüğü olmak değildir. Gerçek yakınlık, birbirimizi suçlulukla yönetmek değil; birbirimizin karşısında dürüst olabilmektir.

Ve bazen dönüşüm tek bir cümleyle başlar:

“Ben kendi anksiyetemi görebilirim. Sen de kendi anksiyeteni görebilirsin. Birbirimizin yükünü taşımadan da birbirimizi sevebiliriz.”

İşte o noktada pasif agresyonun döngüsü kırılmaya başlar.

Sevgilerimle,

Gülenay Pema 🪷

Eğitimler için tıklayın

Bir Cevap Yazın