
“Benim kalbim her sureti kabul eder oldu; ceylanların otlağı, rahiplerin manastırı, putperestin tapınağı, müminin Kabe’si… Ben aşk dinindenim; aşkın devesi beni nereye götürürse dinim ve imanım odur.” — İbn Arabî
Yüzyıllar ötesinden İbn Arabî bu satırları fısıldadığında, sanki benim ruhumun hiç bilmediğim o en kuytu, en kırılgan haritasını çizmiş. Bu sözler sadece bir dize değil; benim yaşamımın, soluduğum havanın, attığım her adımın ta kendisi…
Yolculuk benim için hiçbir zaman sadece kilometreler olmadı; ruhun kendi katmanları arasında, o mutlak huzura doğru sessiz bir uyanıştı. Kalbimi bir kap gibi sonuna kadar açtım; içinden Nil’in bereketi, Amazon’un vahşi yaşamı, Ganj’ın kutsal suları geçiyor… Ve hepsi, istisnasız hepsi, sonunda aynı okyanusa, o eşsiz Sevgili’nin kucağına dökülüyor.
Yıllarca Hindistan’ın tütsü kokulu tapınaklarında bir mantra ile ruhumu yıkarken, yolum dünyanın çatısına, Tibet’in o uçsuz bucaksız sessizliğine düştü. Sonra 2000 yılıydı… Himalayalar’ın o saf ve seyreltilmiş havasında, bilgeliğin yaşayan okyanusu HH Dalai Lama ile kesişti yolum. O gün bana bir ritüel eşliğinde manevi isimimi fısıldandı: Pema.
Pema, Tibet dilinde “Nilüfer Çiçeği” (Lotus), ve İlahi Aşk demek.
Neden bir insana manevi bir isim verilir? Neden dünya dillerindeki ismimizin yanına bir ruh ismi eklenir? Anladım ki; manevi isim, ruhun eski kalıplarından sıyrılıp yeni bir bilince doğuşu. Bir hatırlatıcı, her an kim olduğumu ve hangi erdemi kuşanmam gerektiğini fısıldayan gizli bir pusula… Nilüfer gibi; çamurlu ve bulanık suların içinden doğup, yapraklarına tek bir zerre leke bulaştırmadan güneşe açılma sözüydü bu. Pema olmak, dünyanın tüm kaosuna rağmen özdeki o saf ışığı koruyabilme cesaretiydi.
Bu yeni isimle, ruhumun kanatları daha da geniş coğrafyalara açıldı. Bir yanım Meryem Ana’nın o hüzünlü ve şefkatli kucağında dinlenirken, diğer yanım Mezopotamya’nın kadim damarı olan Fırat’ın kıyısına vurdu. Fırat’ın o hırçın ama bilge sularına bakarken, suyun sadece akmadığını, aslında devasa bir zikrin parçası olduğunu hissettim. Binlerce yıldır peygamberleri, kralları ve dervişleri emziren o su; İslam’ın o sonsuz, o derin birliğinde (Vahdet) huzur bulurken bana şunu fısıldadı: “Her şey O’ndan gelir ve her şey O’na döner.”
Bu muazzam evrenin her köşesi benim ibadethanem, tanımadığım her insan kardeşim, aşk ise tek pusulam oldu. Himalayalar’ın rüzgarında arınan ruhum, Fırat’ın suyuyla abdest alıp yeniden doğdu.
Siz de hissetmiyor musunuz? Hepimiz, o tek ve sonsuz ışığın farklı, rengarenk, bazen kırık yansımalarıyız. Ve o ışık, sadece sevdikçe parlıyor. Dünyadaki hiçbir sınır, hiçbir dil, hiçbir tanım kalbimin bu genişliğini hapsedemez. Çünkü inandığım, sığındığım, tapındığım tek bir gerçek var: İlahi Aşk.
Ben aşk dinindenim. Kapsayıcı olan, dışlamayan her hakiki geleneğe saygım derin. Ve aşkın devesi beni hangi çöle, hangi ormana, hangi nehir kıyısına götürürse; benim dinim de imanım da tam orada, o anın içindedir.
Sevgilerimle,
Gülenay Pema 🪷
