
Hayatta bizi en çok zorlayan şeylerin çoğu, aslında dışarıda olup bitenden çok, içimizde görmek istemediğimiz bir parçaya dokunur.
Bir insanın sözü, bir ayrılık, reddedilmek, başarısızlık, yalnızlık ya da beklemediğimiz bir olay bizi olduğundan çok daha fazla sarsıyorsa, orada yalnızca bugünün meselesi olmayabilir. Çünkü bazı olaylar, geçmişten taşıdığımız ve henüz farkına varmadığımız duygusal düğmelere basar.
Bilinçdışı olan yok olmaz; kendini başka biçimlerde göstermeye devam eder.
Bazen bu öfke olarak çıkar karşımıza. Bazen kıskançlık, sürekli kontrol etme ihtiyacı, değersizlik duygusu ya da terk edilme korkusu olarak. Bazen de “Ben zaten böyleyim” diyerek değiştirmeye çalışmadığımız davranışlarımızda görünür. Kendimizde kabul etmek istemediğimiz bir şeyi dışarıdaki insanlarda fark etmek çok daha kolaydır. Böylece kendi içimizde görmediğimiz şeyi hayatımızın içinde tekrar tekrar deneyimleriz.
Gölge kötü olduğu için değil, görülmediği için büyür. Kendi öfkemizi kabul etmek istemediğimizde öfkeli insanlarla neden sürekli karşılaştığımızı sorgulayabiliriz. Kendi bağımlılık ihtiyacımızı görmek istemediğimizde, karşı tarafın bizi neden bırakmadığına ya da neden yeterince sevmediğine odaklanabiliriz. Kendi değersizlik duygumuzla yüzleşmediğimizde ise bizi değersiz hissettiren ilişkilerin içinde kalabiliriz. Buradaki amaç kendimizi suçlamak değil, kendimize karşı dürüstleşmek.
Bu yüzden “Ben neden bunu yine yaşıyorum?” sorusunun yanında daha derin bir soru var: “Bende bununla temas eden hangi parça var?”
Bu soru bizi kurban psikolojisinden çıkarıp yeniden kendi yaşamımızın öznesi haline getirir. Çünkü dışarıdaki insanın davranışını değiştiremeyiz, fakat o davranışın bizde neyi harekete geçirdiğini keşfedip, dönüştürebiliriz.
İşte psikolojik farkındalık ile spiritüel gelişimin kesiştiği yer tam olarak burasıdır.
İçsel dönüşüm, karanlığımızı yok etmek değildir.
Spiritüel gelişim bazen yanlış anlaşılır; sanki sürekli huzurlu olmamız, öfkelenmememiz, kıskanmamamız ve her şeyi sevgiyle karşılamamız gerekiyormuş gibi düşünülür. Oysa bastırılmış öfkenin üzerine “sevgi” yazmak onu sevgi yapmaz. Korkunun üzerine “teslimiyet” yazmak da korkuyu ortadan kaldırmaz.
Gerçek dönüşüm, önce gerçeğimizi görebilme cesareti ister. “Evet, burada korkuyorum”, “Burada kontrol etmek istiyorum”, “Burada görülmeye çok ihtiyacım var” ya da “Burada karşımdakini suçlayarak kendi payımdan kaçıyorum” diyebilmek ruhsal gerileme değildir. Tam tersine, bu dürüstlük insanın kendisiyle savaşmayı bırakıp kendisini anlamaya başlamasıdır. Çünkü bilinç, ancak gördüğü şeyi dönüştürebilir.
Bir dahaki sefere bir olay seni normalden çok daha fazla tetiklediğinde hemen karşı tarafı analiz etmeye çalışma. Önce dur ve kendine üç soru sor: Şu anda tam olarak ne hissediyorum? Bu duygu bana daha önce nereden tanıdık geliyor? Şu anda aslında kendimden ne istiyorum? Belki güven, belki onay, belki sınır, belki görülmek ya da sevilmek istiyorsundur. Bu sorular geçmişte kaybolmak için değil, bugün verdiğin tepkinin kökünü fark etmek için vardır.
Çünkü farkındalık yalnızca “kendimi tanıyorum” demek değildir. Farkındalık, bir sonraki davranışımı artık otomatik olarak seçmek zorunda olmadığımı fark etmektir. Tetiklenmek ile tepki vermek arasında küçük bir boşluk oluştuğunda, özgür irade yeniden ortaya çıkar. İşte insanın kendi iç dünyasında gerçek bir değişim yaratmaya başladığı yer çoğu zaman o küçücük boşluktur.
Hayatımızdaki herkes değişmeyebilir. Bazı insanlar bizi anlamayabilir, bazıları haksızlık yapabilir, bazı ilişkiler bitebilir ve bazı kapılar kapanabilir. Spiritüel gelişim bunların hiçbirini inkâr etmek değildir. Fakat kendi içimizdeki parçaları görmeye başladığımızda, dış dünyanın davranışlarımız üzerindeki hâkimiyeti azalır.
Artık her tetiklenmede aynı hikâyeyi yaşamak zorunda kalmayız. Aynı acının içine aynı bilinçle girmeyiz, çünkü artık kendimizi biraz daha tanıyoruz. Kendini görmek, kendini düzeltmek değildir; kendini görmek, kendini bölmeden bütün olarak kabul etmeye başlamaktır
İnsan kendi karanlığından kaçmayı bıraktığında, karanlık da düşmanı olmaktan çıkar ve bir mesaj taşımaya başlar.
Bazen öfken sana sınırlarını öğretir. Bazen yalnızlığın sana kendinle ilişki kurmayı öğretir, kıskançlığın sana gerçekten ne istediğini gösterir, korkun ise hayatının hangi alanında kendine güvenmediğini açığa çıkarır.
Hatta bazı kırılmalar, yıllardır kendine anlattığın bir hikâyeyi artık sürdüremeyeceğini gösterir. Gölgenin içinde yalnızca bastırılmış acılar değil, kullanılmamış yaşam enerjisi de vardır.
Belki dönüşüm, daha “iyi” biri olmaya çalışmak değildir. Belki dönüşüm, olduğun kişiyi bütün açıklığıyla görmeye cesaret ettiğin anda başlar. Çünkü insan kendinden kaçmayı bıraktığında, hayatıyla ilk kez gerçekten karşılaşır. Ve o karşılaşmanın içinde yalnızca karanlık yoktur; gölgenin altında, yıllardır bekleyen bir özgürlük de vardır.
Sevgilerimle,
Gülenay Pema 🪷
Eğitimler için tıklayın
