Bir zamanlar bir adamın peşinden dünyanın öbür ucuna gittim.

Şimdi bunu söylediğimde insanlar onun kim olduğunu merak ediyor. Oysa hikâye onunla ilgili değil.

Hikâye, çölde bir kuyunun sesini duyan kadınla ilgili.

Çünkü bazı insanlar bir insanı değil, bir çağrıyı takip eder.

Ben de öyle yaptım.

O yıllarda kalbim aç bir kuş gibiydi. Hayatın görünen yüzü beni doyurmuyordu. İnsanlar evler kuruyor, kariyerler inşa ediyor, birbirlerine âşık oluyor, sonra da yavaş yavaş kendi hikâyelerinin içinde uyuyakalıyordu.

Ben ise görünmeyen bir kapının eşiğinde bekliyordum.

Bir gün o kapı aralandı.

İlk başta bunun bir insan olduğunu sandım.

Yıllar sonra anladım ki kapıyı açan insan değildi.

Aşktı.

Çok eski bir aşk.

İnsanlardan daha eski.

Dünyadan bile eski.

Belki ruhun eve dönme özlemi.

Belki Yaradan’ın kendi kalbine duyduğu hasret.

Bilmiyorum.

Sadece peşinden gittim.

Bir nehrin denizi hatırlaması gibi.

Bir kuşun göç yolunu bilmesi gibi.

Bir tohumun toprağın altında güneşi araması gibi.

Onun sözleriyle ağladım.
Onun sessizliğiyle büyüdüm.
Onun gösterdiği yollardan geçerek kendi kalbimin derinliklerine indim.

Bir nehrin kaynağını takip eder gibi onu takip ettim.

Kıtalar aştım.
Diller öğrendim.
Yabancı topraklarda uyandım.

Tapınaklarda, türbelerde diz çöktüm.
Yıldızların altında meditasyon yaptım.
Ormanların kalbinde dualar söyledim.

Sessizliğin içinde insan sesinden daha gerçek şeyler duydum.

Bazen öyle anlar oldu ki dünya çözülüp ışığa dönüşüyordu.
Ağaçların nefes aldığını duyuyordum.
Rüzgârın bir öğretmen olduğunu hissediyordum.
Her şeyin tek bir kalbin atışıyla hareket ettiğini görüyordum.
İnsan buna ne isim verir bilmiyorum.
Vecd mi?
Lütuf mu?
Yaradan mı?

Belki de sadece eve dönüş.
Fakat hiçbir masal yalnızca ışıkla yazılmaz.
Bir gün yolculuk beni dağın öteki tarafına götürdü.

Orada gölgeler vardı.
İnsanların gölgeleri.
Öğretmenlerin gölgeleri.
Kendi gölgem.

Çünkü bir insanı gökyüzüne ne kadar yükseltirsen, bir gün onun ayaklarına da bakmak zorunda kalırsın.

Ve ayaklar her zaman toprağa bulanır.

İlk başlarda bunun bir hata olduğunu düşündüm.
Sonra bir ihanet olduğunu düşündüm.
Daha sonra bunun kader olduğunu düşündüm.
Şimdi ise başka bir şey görüyorum.

Belki de hayat bana bir hocayı kaybetmeyi değil, kendi içimdeki hocayı bulmayı öğretiyordu.

Belki de yolun amacı bir başkasına sonsuza kadar hayran olmak değildi.

Belki amaç, bir gün o hayranlığın içinden geçerek kendi kalbimin otoritesine ulaşmaktı.
Bugün geriye dönüp baktığımda ne pişmanlık görüyorum ne de öfke. Çok kadim bir dostluk görüyorum.

Bir nehrin denize ulaşırken geçtiği taşları suçlaması kadar anlamsız geliyor bu.
Çünkü o yıllar olmasaydı bugünkü ben olmazdım.

Ve o adam olmasaydı, bir gün onu aşmak zorunda kalacağımı da öğrenemezdim.

Bazı insanlar hayatımıza kalmak için gelmez.
Bazıları kapıyı göstermek için gelir.
Sonra kapının önünde yalnız kalırsın.
Ve anlarsın ki yıllardır peşinden gittiğin ışık, aslında kendi kalbinin içinde yanıyormuş.

Sevgilerimle,

Gülenay Pema 🪷

Bir Cevap Yazın